Blog

Kısacık Tıp Tarihi

Sağlık

Kısacık Tıp Tarihi

Temelinde felsefe ,bilim, ve ahlak olan tıbbın bir alternatifinin olmadığını vurgulayarak söze başlamak isterim.

Aslında bu yaklaşımın değerini anlayabilmek için tıp tarihine bir göz atalım birlikte…

Bilinen insanlık tarihinin “Tarih öncesi Dönemi” yazılı kaynakların ortaya çıkışı ile sonlanır. Yazının bulunuşu olan M.Ö. 4000 yıllarından önceki 35.000 yıl insanlık tarihi tılsımlı bir giz gibi bilim adamlarının merakını çekmiş; bu yazılı kaynakları olmayan dönemdeki insanları, hayat ve düşünüşlerini araştırmışlar, günümüzde de yeni yöntemlerle araştırmaya devam etmektedirler.

İnsan merak etmeden duramıyor tarih öncesinde hekimlik var mıydı ?

Her devirde,insanın var olduğu her coğrafyada, hekim vardı ve hastayı tedavi ediyordu. İnsanın yaşadığı bütün dönemlerde “insana yardım” amacıyla hizmet eden hekim vardı ve içgüdüsel veya tecrübelerle elde edilen bilgi birikimi, inanç ve yaşayış şartlarına göre hastayı tedavi ediyordu.

O devirde hastalık tanımına iki durum giriyordu;

Gözlerinin önünde gerçekleştiği için nedenini bildikleri dağ, tepe, kayalardan düşmek, akarsu yada göl yada denizde boğulma, hayvanlar tarafından parçalanmalar, ok veya keskin bir şeyle yaralanmalar gibi durumlar. Böyle durumlarda önceleri içgüdüsel olarak, daha sonraları ise tecrübeleriyle müdahale ediyorlar, kanamaları bastırarak, toprakla veya tuzla ovarak müdahale ediyorlar, kemik kırılmalarına dallardan destekler yapıyorlar, yaralı yeri yalıyorlar, su ile yıkıyorlardı.

Kanın akması ile hayatın sonladığını gözlemleyen bu tarih öncesi insanı, öncelikle kanamaları durdurmaya çalışmıştı.

İkinci durum ise aniden başa, mideye giren ağrılar, kulağın zonklaması, bayılmalar, ateşlenmeler, sara nöbetleri gibi nedenini bilemedikleri pek çok hastalıktı. Bu durumlarda o insana ne olduğunu ve neden hastalandığını söyleyecek kişi “hekim” idi.

Bugün gibi o gün de insanlar hastalığın nedenini hekime soruyorlardı.

Tarih öncesi devir hekimin  biraz “sihirbaz hekim” idi. Genelde kabilenin reisi, dini lideri, askeri lideri de aynı şahıstı. Daha gelişmiş toplumlarda hastalıklardan sorumlu ayrı bir hekim olabiliyordu. Bu hekim üstün özelliklere sahip özel bir şahıstı, Hastalıkları tanımak ve tedaviyi öğrenebilmek için üst ruhlarla iletişime giriyordu veya girmesi gerekiyordu…

Sihirbaz hekim önemli ve sembolik anlamları olan, kutsal kabul edilen hayvan postları, kuş tüyleri boynuz ve dişlerle süslü özel kıyafetini giyiyordu. Belli bir ritimle dans etmeğe başlar, kokulu otlar kullanarak “trans” haline geçerek ruhlarla iletişime girer, onlardan hastanın hastalığını ve tedavisini öğrenirdi. Kötüyü kovalar, hastanın bedenden kaçan sağlıklı ruhunu bulup bedene soktuğunu söylerdi .Bu inancı anlayabilmekz için “Animist teori” yi bilmemiz gerekir. Tarih öncesi devir insanının inancına göre; Hareket eden her şeyin bir canı ve ruhu vardı. Bu ruh iyide olabilirdi, kötüde… Her kötü ruh hastalık etkeniydi ve sihirbaz hekim tarafından tanınmalı, yakalanmalı veya kaçırılmalıydı.

Sihirbaz hekim hastalık teşhisini nasıl yaparsa yapsın, tedavisi rasyoneldi. Tılsımlı sözler ve dualarla desteklense bile daima ilaçla idi. Sihirbaz hekim ateşler içinde yanan hastayı soğuk suya batırıyor, hastanın kulübesinde kokulu otlar yakıyor, acı ilaçlar içiriyordu. Bunları yaparken amacı “kötü ruhu kovmak” tı. Biz bugün onların kullandığı otları, kökleri, bitkileri, hayvansal ve madensel maddelerin birçoğunun içinde hangi maddelerin “etkili” olduğunu biliyoruz. Sihirbaz hekim bu maddeleri tanıyor, dağlara bu otları toplamağa çıkıyor, kulübesinde biriktiriyor, bunları hastanın kullanacağı şekle getiriyordu.

Göçebe toplulukların, nehirlerin suladığı verimli topraklara yerleşip, tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya başlaması, MÖ. 4000 lerde yazının bulunuşu ile tecrübe ve bilgi birikimi yazılı şekilde daha sonraki nesillere aktarılmaya başlandı.

Özellikle Dicle ve Fırat’ın suladığı Mezopotamya’da , Nil nehrinin suladığı Mısır topraklarında , İndus ve Ganj nehrinin suladığı Hindistanda , Sarı ve Gök ırmakların suladığı Çinde hekim kavramı gelişmiş ve tıpta önemli adımlar atılmıştı.

Bu çağın bütün büyük medeniyetlerinde iki farklı hekim tipi görüyoruz; “Din adamı hekim” ile “Çıplak ayaklı hekim” denilen halk hekimleri. Halk hekimleri mesleği usta çırak usulüyle öğreniyor ve pazarlarda, insanların toplu olarak yaşadığı yerlerde oraya getirilen hastaları tedavi ediyorlardı. Deneyim ve bilgi birikimini aktaran hekim tipi ise “Din adamı hekim” idi. Mezopotamya’da, Mısır’da Hindistan ve Çin’deki din adamı hekim, okuma yazmayı biliyorlar ve zamanın bütün bilgilerini ve bu arada tıp bilgisini öğreniyorlardı.

Mezopotamya, Mısır, Hint ve Çin Medeniyetlerinde Antik dönemde hastalıklara önlem alma çabası oluşmuştu; Ayrıca mevsimlerin bazı hastalıklarla ilgisini saptamışlardı.

Çok tanrılı bu dönemde hekimlik  iyilik ve kötülük arasındaki dengenin bozulmasını iteşhis etmeye dayanıyordu.

Antik Çağda” Çıplak ayaklı hekim” denilen halk hekimleri genellikle acil tedaviler ve cerrahi yapıyorlardı. Din adamı hekim cerrahi yapmazdı. Din adamı hekim, tıp bilgi birikimine sahipti ve bunu uyguluyordu. Mezopotamya kil tabletlerinde tıpla ilgili pek çok rasyonel bilgi bulunmuştur; Tıbbi bitkileri çok iyi tanıyorlar ve tedavide onlardan yararlanıyorlardı. Mısır medeniyetinde de papirüslere yazılan tıp kitaplarında, MÖ 1500 lerde göz hastalıkları, deri hastalıkları ve dâhili hastalıklar hakkında pek çok şey bilerek bitkilerden yaptıkları ilaçları isabetle kullandıkları bilgisine ulaşıyoruz.

Hint medeniyetinde MÖ 1500 lerde  Çaraka Samhita adlı kitapta Diyabet hakkında ilk bilgilere rastlıyoruz; El ve ayaklarda kaşınmalar yapan, ağızda tatlı bir lezzet bırakan ve karıncaları celbeden çok tatlı bir idrar, tedavisi olmayan bir hastalıktır diye yazılıdır.

Çin medeniyetinde ise mümkün olduğunca cerrahiden kaçınılırdı. MÖ 2000lerde yaşayan Çinli hükümdar Sheng-Nung’un kitabı “Pen Tsao” bugüne kadar kalan uygulanan bir tıp kitabıdır.

MÖ 5. Yüzyılda yaşamış olan Hipokrat gözleme dayanan tıbbın kurucusu olarak tarihe geçmiştir.

Ege adalarından Bodrum’un karşısındaki İstanköy de yaşamıştır. Çağdaşı Platon Hipokratı eserlerinde birkaç yerde zikretmiş, Aristo’nun öğrencilerinden Menon Tıp tarihi kitabında Hipokrat’ın hastalıkların nedeni hakkındaki görüşünü yazmıştır.

Hipokrat’ın önemi onun eserlerinin 1500 yıl gibi uzun yıllar boyunca hekimlerin kullandıkları esas kaynak olmuştur. Bugüne kadar gelen eserleri ; Anatomi, hekimlik uygulamaları, kadın ve çocuk hastalıkları, sara, salgın hastalıklar, hastalıkların gelişmesi, ilaç ve diyetle tedavi cerrahi ve tıp ahlakı konularında idi. En önemlileri “Havalar, sular, beldeler”, “Aforizma (Hekimlere öğütler)” , “Salgınlar Kitabı”, “Kırık çıkıklar”, “Hipokrat Andı” dır.

Tanı koymada hastayı gözlemlemenin önemini göstermiş, klinik hekimliği ön plana çıkarmıştır. Hastalıkların nedenlerinin hava, soğuk, güneş, rüzgâr ,yiyecekler, içecekler ve beslenme olduğunu ifade ediyordu. Sıvılar teorisini geliştirmiştir.

Hipokrat tıbbında esas “Önce zarar verme” idi.

MS 2. yüzyılda yaşamış Bergamalı hekim Galen ise deneysel fizyolojinin kurucusu olarak tıbbın tüm dallarına katkılar sağlamıştır.

Gladyatörlerin hekimi olduğu için yaralanmaları tedavi ederken anatomi bilgisini derinleştirmiştir; kafa sinirlerinin yedi çiftini, kalp kapakçıklarını tanımlamış, duyu ve motor sinirler arasındaki farkı göstermiş, idrarın idrar kesesinde değil böbreklerde oluştuğunu ispat etmiştir. Atardamarlarda hava değil kan taşındığını deneysel olarak ispat etmiştir .Galen’in tıbba en önemli katkılarından biri de “Kan dağılım teorisi” dir. Tıpta W.Harvey’e kadar 1600 yıl boyunca  etkili olmuştur.

Galen tedavide polifarmasi (birçok ilacın bir araya getirilmesi ile hazırlanan ilaç) kullanırdı; Galen usulü ilaçlar tıpta yüzlerce yıl etkili olmuştur.

İSLAM ÖNCESİ TÜRKLERDE TIP

Mezopotamya ve Anadolu metinleri MÖ.2300 tarihlerinden itibaren İran yaylalarından inerek Akatları yıkıp devlet kuran Guti lerden bahseder (I.Oğuz Devleti). M.Ö. 1700 lerde Babil’de III.Babil hanedanlığını kuran ve aralıksız 600 yıl Babil tahtının sahibi Gas’lardır (II.Oğuz Devleti ve Guti lerin devamı). Anadolu’da ise M.Ö. 2000 lerden sonra Aral gölünün batısından İran yaylalarını aştıktan sonra Tuz Gölü civarına kadar ilerlemiş olan Türk kavmi (Guti,Gutu,Qutu) lardır. B.Lansberger Guti’lerin bir Türk kavmi olduğunu ortaya koyar. E.Rossi’de Gut, Guz, Uzi’nin Oğuz olduğunu ortaya koyar.

Orta Asya’daki Türk kavimleri Baykal Gölü’ne dökülen Selenga ve Orhun nehirlerinin suladığı arazilerde ve Aral gölüne dökülen Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin çevresinde görülür. M.Ö. 1000 yıllarından itibaren İç Asya’da göçebe Türk kavimlerin medeniyetlerinden haberdarız. Çin kaynaklarında Türklerin evcilleştirdikleri atlara bindiklerini, büyük tekerlekli arabalar kullandıklarını, maden dökme sanatını bildiklerini yazar.

Eski Türklerde ev ve çadır hayatları tabiat şartlarına çok uygundu. Temizliğe çok önem veriyorlardı. Günlük yaşayışları içinde temizliği esas alan yasaklar önemli yer tutardı. Türklerin hayatlarında su çok önemli yer alırdı. Suya uzak yerleşim yerlerinde suyu kanallarla getiriyorlardı (Orta Asya’daki Tüto kanalının 10 kilometrelik kısmı bugüne kalmıştır). Moğolistan’a giden Göktürk elçilik heyeti o ülkenin pisliğini görünce “Biz hayvanların ülkesine gelmişiz” diyerek geri dönmüş olduğunu tarihler kaydeder. Türkler dengeli besleniyorlardı; mayalı ve fermantasyona tabi tutulmuş besinleri tercih ediyorlardı. Kurutma ve tuzlama ile gıdalarını koruyorlardı. Hastaların sağlamlarla teması kesiliyor, ayrı bir çadırda tedavi ediliyorlardı. Hastanın eşyaları ateşten geçiriliyordu (Ateşin temizleyici olduğu inancı) , böylece bulaşıcı hastalıkların yayılmasına mani olunuyordu.

Erken devir Türk toplumlarında ilkel  tababetin uygulandığı devirlerde şaman hekim olarak görev yapıyordu. Şaman o kabilenin lideri ve hekimi idi. Türklerin bazı boyları bu şamanlara Kam, bazıları Baksı veya Baksa diyorlardı. Şamanın ilahi güçlerden kuvvet alarak hastalıkların sebebini bildiği ve bunu tedavi ettiğine inanılırdı. Şaman hastalığı dua, tütsü, müzik ile trans haline geçerek teşhis eder ve kendine özgü metotlarıyla (Korkutmak, soğuk suya sokmak, tütsülemek …) ve kendi yaptığı ilaçlarıyla tedavi ederdi. Şamanlar zamanla Ak şaman (İyi ruhlarla tedavi kurarak tedavi eden) veya Kara şaman(Kötü ruhlarla ilişki kurarak tedavi eden) olarak ayrılmıştır.

Zamanla şaman yerini tıbbı bilen, eğitim görmüş ve tedavi eden hekim tipine bırakmıştır. Bu hekimler Otacı lardır. Otacı kelimesi otamak (Tedavi etmek), ot (Bitki, ilaç) kelimelerinden türemiştir. Eski Türklerde tıp biliminin sırlarını sakladığı düşünülen yılan ve ejderha sembolleri otacının da sembolleri idi. 11. Yüzyılda yazılan Kutadgu Biliğ adlı eserde de otacı hakkında bilgiler bulunur; Bu eserde otacıdan başka, hastalıkları dualarla tedavi eden Efsuncu ile sağlığın korunması için şuruplar şerbetler hazırlayan İdişci den bahsedilmektedir. 11. Yüzyılda yazılan bir diğer Türkçe eser Divan-ı Lüğat-it Türk’ de ise hastalıklar için ilaç hazırlayan  Emçi ve Türkler tarafından kullanılan çok sayıda tıbbi bitki bildirilmektedir.

İSLAMİYETİ KABULDEN SONRA TÜRK DEVLETLERİNDE TIP

Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra da önemli devletler kurmuşlardı. Karahanlılar, Samanoğulları, Gazneliler, Harzemşahlar isimli Türk Devletlerinde Razi, Farabi, Biruni, İbni Sina gibi tıbbın devleri yetişmişti. Büyük Şelçuklular döneminde; Nizamül Mülk 1067 de Nizamiye Medresesi ve hastanesini, Nurettin zengi 1157 de Şam’da Nurettin hastanesi ve tıbbiyesini, Selahattin Eyyubi Mısırda bir çok medrese ve hastane kurdurmuştu. Bu medreselerde tıp matematik, astronomi, eğitimi de veriliyordu. Anadolu Şelçukluları döneminde 1110 da Mardin Darüşşifası, 1205 de Kayseri Darüşşifası, 1217 de Sivas Darüşşifası 1308 de Amasya Darüşşifası yaptırılarak halkın hizmetine sunulmuştu.

İSLAM MEDENİYETİNDE TIP

M.S. 7. yy’ dan 9. yy’ a kadar süren bir devrede eski Yunan ve Hint eserleri ayrıca Farsça ve Süryanice yazılmış tıp eserleri Arapçaya tercüme ediliyordu. Antik çağın bilim ve felsefesi yeniden keşfedilmişti. Bu devirde Hipokrat’ın , Galen’in , Dioskorides’in, Oribasius’un , Efesli Rufus, Soranus, Aydınlı İskender ve Folus’un eserleri Arapçaya çevrildi. Bu tercümeleri yapanlardan en önemlileri; Ebu Yusuf El Kindi(Al-Kindy), Huneyn bin İshak , Ciorcis ve Cibrail Bahtişu’dur.

İBNİ SİNA (MS 980-1037)

İbni Sina olarak tanıdığımız Ebu Ali Hüseyin , beş yaşında eğitime başlamış, 10 yaşında iken devrin klasik eğitimini bitirmişti. Mantık ve Öklit Geometrisini ünlü matematikçi Abdullah Natili’den, fizik matematik ve metafiziği kendi kendine öğrenmişti. 16 yaşından itibaren tıp ve fizyoloji öğrenmeye başlamıştır.

Bilindiği kadarıyla İbni Sina’nın 276 kitabı vardır. Bunlardan 43 tanesi tıbba aittir; El-Şifa, El-Necat, El-Kanun fit-Tıbb, El-İşaret dır.

El-Kanun fit-Tıbb, İbni Sina’nın 5 ciltlik büyük tıp kitabıdır. Zamanın bütün tıp bilgisini, kendi bilgi ve tecrübeleriyle birleştirmiş ve anlaşılır bir dille kaleme almıştır. Bu kitap Doğuda ve Batıda tıp eğitiminde başyapıt olarak kullanılmıştır18.yüzyıla kadar tıp fakültelerinde okutulmuştur.

1.Cilt (Külliyat el-Kanun) anatomi ve fizyoloji ile ilgilidir.
2.Cilt (Müfredat) alfabetik olarak tedavide kullanılan tek tek ilaç maddelerinden bahseder.
3.Cilt (Mualecat): Bu kitapta vücudun baştan ayağa doğru çeşitli organlarında görülen hastalıklarını anlatır. Burada bağırsak hastalıkları, plevra iltihabı, zührevi hastalıklar hakkında ilgi çekici bilgiler yer alır.
4.Cilt (Hummiyat) : ateşli hastalıklar, küçük cerrahi, kırıklar,çıkıklar, kızamık,çiçek gibi döküntülü hastalıklara aittir.
5. Cilt : (Mürekkabat veya Akrabadin) Tedavide kullanılan ilaçların reçeteleri ve hazırlanmaları hakkında bilgi verir.

İbni Sina’nın Tıbba kazandırdıklarından bir kaç örnek…

Hastaları muayene ederken, bünyelerine, mizaçlarına, yaşayışlarına, aldıkları gıdalara, yaptıkları beden hareketlerini büyük dikkatle sorup dinlenilmesi. Hastanın vücudunu baştan ayağa kadar tetkik edilmesi, karaciğer ve dalağı eli ile değerlendirilmesi, muhtemelen göğsü dinlerdi. Nabız ve idrarıa bakılması Kanseri, hacmi gittikçe artan ve köklerini etrafındaki hücrelerin içine sokan, tahrip edici bir ur olarak tanımladı.

Galen gözün dört kasından bahsettiği halde İbni Sina bunların altı olduğunu, retinanın görmedeki rolünü ve gözbebeklerinin hareketini açıklamıştı.
Beyinde tümör oluşabileceğini belirtmiştir.
Yüz felci, mide ülserini, pilor darlığını açıklamıştır.
Diyabetin semptomlarını tetkik etmiştir.
Sarılığın çeşitlerinin nedenini araştırmıştır.
Vebanın yayılmasında sıçanların rolünü ifade etmiştir.
Bazı bulaşıcı hastalıkların plasenta yolu ile geçebileceğine dikkati çekmiştir.
Zor doğumlarda ilkel bir forseps kullanılmasını tavsiye etmiştir.
Tedavide sert olmayan laksatiflere, lavmanlara, buz keselerine, sıcak soğuk su banyoların , spora ve içilecek kaynak sularına önem vermişti.
Zamanına göre çok derin psikiyatri bilgisine sahipti. Psikosomatik hastalıklardan anlayan hekimlerin en iyisi olarak kabul edilir.

İslam Medeniyeti zamanında Yunan ve Roma döneminde yazılan eserler özellikle Hipokrat ve Galen’in eserleri tercüme edilmiş, Hint, İran tıbbı da bu bilgilere eklenmişti. Bağdat,Şam, Kahire gibi birçok merkezde önemli hastaneler açılmış, orada yetişen hekimler mevcut bilgilere birçok katkılar yapmışlardı. Tıp geliştirildi ve yeni büyük eserler yazıldı. Bu eserlerinin Batıya götürülmesi ve Latinceye tercümeleri ile Batı bu büyük tıp eserleriyle tanıştı. Bu kitaplar uzun bir süre tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutuldu.

Ortaçağda Avrupa’da tıp okulları ve hastaneler manastırların birer organlarıydı. Uzun bir süre tıp buralarda uygulandı.

  1. Yüzyılda manastırların bünyesinden ayrı bir yerde kurulan ilk laik tıp okulu Salerno’dur.

Dogmatik düşüncedeki değişime tıpta ayak uydurmuş, araştırma yöntem ve metodolojisini geliştirmiş böylelikle tıp eğitimi ve uygulamaları farklı boyutlar kazanmıştır.

Mikroskobun keşfi, labratuar çalışmaları ve deneylerin yoğunlaşarak çeşitlenmesi,biyolojinin,biyokimyanın,genetik ve epigenetikteki ilerlemeler insana dair,canlıya dair yeni pek çok değerli bilgiyi açığa çıkarırken hekime sürdürülebilir sağlık konusunda büyük imkan ve aynı zamanda sorumluluk yüklemektedir. Günümüzde sağlığın bireysel ve çevresel tüm ögelerini içeren , sürdürülebilir olmasına yönlenen bireye özel iyi hekimlik uygulamaları geçerlidir.